Dilsiz Şeytan


“Haksızlığa susan, dilsiz şeytandır.” sözü Hadis veya Ayet değildir. Ha öyle düşünülmesi insana, nefsine iyi geliyor güven veriyor, sert duruyor. Bu da tüm haksızlığa susanlara bir tokat olsun demek istiyor insan tabi. Manası derin ve anlayan için, insan olan için bir tokattır da. Efendimiz (Muhammed S.A.V.)’in “Kim bir kötülük görürse, onu eliyle değiştirsin…” diye başlayan ve Sahih-i Müslim’de rivayet edilen bu hadisi, zahirde toplumsal sorumluluğu anlatır gibi görünse de, tasavvuf ehlinin nazarında insanın kendi iç âlemine doğru açılan derin bir yolculuğun kapısını aralar. Çünkü sûfî için “münker” yalnız dış dünyada işlenen bir kötülük değildir; kalpte beliren kibir, haset, riya ve gaflet de en az dıştaki zulüm kadar düzeltilmesi gereken birer karanlıktır.
Hadiste geçen “eliyle değiştirmek” tasavvufî bakışta, insanın nefsine karşı fiilî bir mücadeleye girişmesini ifade eder. Nefis, çoğu zaman kötülüğün kaynağıdır; dışarıda gördüğümüz zulmün tohumu, iç dünyamızda saklı olabilir. Sûfî, önce kendi içindeki zulmü söküp atmaya çalışır. Kibirli bir kalple adalet savunulamayacağını bilir. Bu yüzden el, sadece fiziksel bir müdahaleyi değil; iradeyi, kararlılığı ve nefs terbiyesini temsil eder. Kendi içindeki yanlış eğilimi davranışla düzeltmeyen kişi, dışarıdaki kötülüğe karşı da sahici bir duruş sergileyemez.
“Diliyle değiştirmek” ise hakikati söyleme cesaretidir; fakat tasavvufta bu, kuru bir nasihat değildir. Söz, kalpten doğmadıkça tesir etmez. Sûfînin dili, kalbinin tercümanıdır. Eğer kalpte merhamet yoksa dildeki uyarı öfkeye dönüşür; eğer kalpte ihlas yoksa söz gösterişe bulaşır. Bu yüzden tasavvuf, dili arındırmayı kalbi arındırmaya bağlar. Hak söz, ancak hakikatle yoğrulmuş bir gönülden çıkar. Dil ile değiştirmek, başkasını ezmek değil; hakikati sevgiyle hatırlatmaktır.
“Kalbiyle buğz etsin” ifadesi ise çoğu zaman pasiflik gibi anlaşılır; oysa sûfî için kalp, insanın en güçlü merkezidir. Kalbin yönelişi, varlığın yönelişidir. Bir kötülüğe kalben razı olmamak, onu meşrulaştırmamaktır. Kalp, Allah’ın nazar ettiği yer olarak görülür; bu yüzden oradaki duruş, en temel duruştur. Eğer kalp kötülüğe alışırsa, el de dil de zamanla susar. Hadisin “bu imanın en zayıf derecesidir” demesi, kalbi küçümsemek değil; kalbin en azından saf kalması gerektiğini hatırlatmaktır. Çünkü kalp ölürse, insanın direnişi de ölür.
Tasavvufî açıdan bu hadis, dış dünyayı düzeltme çabasını iç dünyayı ıslah ile birlikte düşünmeye çağırır. Sûfî, önce kendi içindeki karanlığı tanır; kendi nefsinin zulmünü görmeden başkasını yargılamaz. Kendi içindeki kötülüğü eliyle, diliyle ve kalbiyle dönüştürmeye çalışan kişi, dış dünyada da adaletin bir temsilcisi olur. Böylece hadisteki üç mertebe, insanın iman yolculuğundaki üç durak gibi görünür: fiil, söz ve niyet.
Sonuçta bu hadis, sadece toplumsal bir emir değil; insanın varoluşunu kuşatan bir çağrıdır. Kötülüğe karşı durmak, önce içte başlar; kalp arınırsa dil berraklaşır, dil berraklaşırsa el istikamet bulur. Tasavvufun diliyle söylersek: İnsan, kendi içindeki zulmü yenmeden dışarıdaki zulmü yenemez. Ve hakiki mücadele, en önce insanın kendi kalbinde başlar.

Yorumlar

Popüler Yayınlar