Unutulan Saatler
Şehrin en dar sokağında, tabelası paslanmış küçük bir dükkân vardı: “Zamanın Durduğu Yer.” Dükkânın sahibi Bay İlyas, neredeyse dükkânındaki saatler kadar yaşlıydı. Ancak bu dükkânı özel kılan şey, İlyas’ın sadece saat tamir etmesi değil; insanların kaybettiği zamanları geri alabilmesiydi.
Bir gün içeri genç bir kadın girdi. Adı Elif’ti. Gözlerinde derin bir pişmanlık vardı. “Bay İlyas,” dedi fısıldayarak, “Dün akşam babama söyleyemediğim o son ‘seni seviyorum’ cümlesini geri almak istiyorum. Sadece beş dakikaya ihtiyacım var.”
İlyas gözlüğünün üstünden Elif’e baktı. Tezgahın altından, içi parlayan gümüş bir tozla dolu küçük bir kum saati çıkardı.
“Bu,” dedi yavaşça, “geri almak için değil… tamamlamak içindir.”
Elif’in elleri titreyerek kum saatini aldı. Gümüş toz, camın içinde yıldız gibi parlıyordu.
“Beş dakika,” dedi İlyas. “Ama şunu bilmelisin… Zamanı değiştiremezsin. Sadece o anın içine tekrar girebilirsin. Orada ne yaparsan yap, sonuç yine aynı yere varır. Çünkü bazı vedalar kaderdir. Ama bazı sözler… ruhu hafifletir.”
Elif gözlerini kapadı. Kum saatini çevirdi.
O an dükkânın içindeki bütün saatler aynı anda durdu.
Ve birden…
Hastane koridorundaydı.
Floresan ışıkların soğukluğu, duvardaki saatin tekdüze tıkırtısı, burnuna gelen antiseptik kokusu… Hepsi dün geceki gibiydi. Odanın kapısı yarı aralıktı. İçeride babası yatıyordu.
Kalbi sıkıştı.
Dün gece korkudan içeri girememişti. Kelimeler boğazına düğümlenmişti. “Sonra söylerim” demişti. Ama “sonra” hiç gelmemişti.
Bu kez kapıyı itti.
Babası gözlerini zorlukla açtı. Onu gördü. Zayıf bir tebessüm belirdi yüzünde.
“Elif…” dedi kısık bir sesle.
Elif yatağın kenarına oturdu. Elleri babasının ellerini buldu. Soğuk ama tanıdıktı.
“Baba…” dedi. Sesindeki titremeyi bastırmaya çalışarak.
Babası, "Biliyorum..." dedi fısıltıyla.
“Ben de seni seviyorum kızım.”
O anda kum saatinin içindeki gümüş toz hızlandı. Işıklar titreşti. Odanın duvarları buğulanır gibi oldu.
Ve Elif yeniden dükkândaydı.
Saatler tekrar çalışmaya başladı.
Elif’in yüzü gözyaşları içindeydi ama bu kez bakışlarında o ağır pişmanlık yoktu. Yerini tuhaf bir dinginlik almıştı.
İlyas, başını salladı. “Ben doktor değilim. Ben sadece eksik cümleleri tamamlarım.”dedi.
Elif kum saatine baktı. İçindeki gümüş toz artık sönüktü.
“Peki ya başkaları?” diye sordu. “İnsanlar hep böyle mi geliyor buraya?”
İlyas hafifçe gülümsedi.
“Kimisi söyleyemediği bir özür için gelir. Kimisi sarılmadığı bir anne için. Kimisi de hiç yaşamadığı bir cesaret anı için…”
Tam o sırada kapıdaki küçük çan çaldı.
İçeri on iki yaşlarında bir çocuk girdi. Elinde kırık bir kol saati vardı.
“Amca,” dedi çekinerek, “Annem diyor ki babam bu saati takarken hiç geç kalmazmış. Şimdi hep geç kalıyoruz. Bunu tamir edebilir misin?”
Elias ve Elif’in gözleri buluştu.
Elias yavaşça eğildi. Çocuğun saatini eline aldı.
“Bazı saatler,” dedi, “zamanı değil… hatıraları taşır.”
Elif kapıya yöneldi. Çıkmadan önce bir kez daha arkasını döndü.
“Tabelada ‘Zamanın Durduğu Yer’ yazıyor,” dedi. “Ama burada zaman durmuyor.”
Elias göz kırptı.
“Hayır,” dedi. “Burada insanlar yeniden yürümeyi öğreniyor.”
Kapı kapandı.
Ve şehrin en dar sokağındaki o paslı tabelanın altında, bir saat daha hafifledi.



Yorumlar
Yorum Gönder