“İnsan ne zaman kör olur? Görmediğinde mi, yoksa gördüğünü görmezden geldiğinde mi?”
“İnsan ne zaman kör olur: görmediğinde mi, yoksa gördüğünü görmezden geldiğinde mi?” sorusu, basit bir mecazın ötesinde, insanın hakikatle kurduğu ilişkiyi sorgulayan derin bir felsefi problem ortaya koyar. Bu problem, epistemoloji (bilgi felsefesi), etik ve varoluş felsefesinin kesişim noktasında yer alır.
Öncelikle “görmek” kavramını yalnızca biyolojik bir işlev olarak ele almak yetersizdir. Felsefi açıdan görmek, algının ötesinde bir idrak sürecidir. İnsan dış dünyadan duyular yoluyla veri toplar; ancak bu veriyi anlamlandıran, ona anlam yükleyen zihindir. Bu nedenle görme, fiziksel bir olay olmaktan çıkar ve bilinçli bir farkındalık eylemine dönüşür. Bu noktada asıl mesele, insanın gerçeğe temas edip etmediğidir.
Platon’un mağara alegorisi bu tartışmayı aydınlatan güçlü bir örnektir. Mağaradaki insanlar gölgeleri gerçek sanırlar; çünkü başka bir şey görmemişlerdir. Ancak içlerinden biri dışarı çıkıp hakikati gördüğünde, geri dönüp başkalarına anlatmaya çalıştığında reddedilir. Burada ilginç olan şudur: Mağaradakiler aslında “görmektedir”, fakat gördükleri şeyin hakikat olmadığını fark etmezler. Bu durum, fiziksel görmenin tek başına yeterli olmadığını, asıl meselenin hakikati kavrama olduğunu gösterir. Daha da önemlisi, insanlar çoğu zaman alıştıkları yanılsamayı terk etmek istemezler; yani gördüklerini sorgulamaktan bilinçli olarak kaçınırlar.
Benzer şekilde Friedrich Nietzsche, insanın hakikati olduğu gibi görmekten ziyade ona katlanabileceği biçimde eğip büktüğünü savunur. Ona göre insan, çoğu zaman gerçeği değil, kendini koruyan yorumları tercih eder. Bu bağlamda “gördüğünü görmezden gelmek”, bir zayıflık değil, kimi zaman bilinçli bir savunma mekanizmasıdır. Ancak bu mekanizma, bireyin hakikatten uzaklaşmasına ve kendi kurduğu yanılsamalar içinde yaşamasına yol açar.
Öte yandan Jean-Paul Sartre, insanın kendine karşı geliştirdiği “kötü niyet” (bad faith) kavramıyla bu durumu açıklar. İnsan özgürdür ve seçimlerinden sorumludur; fakat bu sorumluluğun ağırlığından kaçmak için bazen gerçeği inkâr eder. Gördüğü hâlde görmezden gelmek, bu inkârın en tipik biçimlerinden biridir. Bu noktada körlük, bir eksiklik değil, bir tercihe dönüşür. İnsan, gerçeği bilmenin getireceği yükten kaçmak için kendini bilinçli bir karanlığa iter.
Stoacı düşüncede de benzer bir vurgu vardır. Epiktetos ve Marcus Aurelius, insanın dış dünyadan çok kendi yargılarının esiri olduğunu söyler. Bir şeyi olduğu gibi görmek yerine, ona dair yorumlarımızla hareket ederiz. Bu yorumlar çoğu zaman gerçeği çarpıtır. Dolayısıyla körlük, dış dünyayı görememek değil, onu yanlış değerlendirmek ya da doğru değerlendirmeyi reddetmektir.
Bu perspektiflerden bakıldığında sorunun ikinci kısmı, yani “gördüğünü görmezden gelmek”, daha derin bir körlüğe işaret eder. Çünkü burada bilgi eksikliği değil, bilginin bilinçli şekilde bastırılması söz konusudur. Görmeyen bir insan hakikate ulaşma çabası içinde olabilir; ancak görüp de görmezden gelen biri, hakikatten aktif olarak uzaklaşmayı seçmektedir. Bu durum, epistemolojik bir eksiklikten çok etik bir problem hâline gelir.
Sonuç olarak insanın asıl körlüğü, gözlerinin değil, bilincinin kapanmasıyla ilgilidir. Fiziksel körlük dünyayı karartır; fakat bilinçli körlük, insanın kendisini karartır. Görmek bir imkândır, ama hakikati kabul etmek bir irade meselesidir. Bu nedenle insan, gerçeği fark ettiği hâlde onu inkâr ettiği anda, en derin körlüğünü yaşamaya başlar.
.jpeg)


Yorumlar
Yorum Gönder