Elian: Arayışın Terk Edildiği Yerde Beliren Hakikat
İnsan, dünyaya geldiği andan itibaren bir arayışın içine doğar. Önce annesini arar, sonra güveni, sevgiyi, aidiyeti, anlamı ve nihayet kendisini... Hayatın büyük kısmı eksik olduğuna inandığımız şeylerin peşinden koşmakla geçer. Oysa insanı yoran çoğu zaman eksiklik değil, eksikliğin nerede olduğuna dair yanılgıdır. Çünkü insan genellikle kaybettiğini dışarıda arar; hâlbuki kaybettiği şey çoğu zaman kendi özüdür.
Bu nedenle Elian ismini yalnızca "Tanrım cevap verdi" anlamında okumak yeterli değildir. Tasavvufî bakış açısıyla değerlendirildiğinde Elian, insanın bütün sorularının sonunda karşılaştığı cevabın sembolüne dönüşür. Fakat bu cevap, zihinsel bir bilgi değildir. Kitaplardan öğrenilen, kelimelerle aktarılan ya da mantıkla ispatlanan bir cevap da değildir. Bu cevap, insanın kendi hakikatiyle karşılaşmasıdır.
Tasavvufta insanın en büyük yolculuğu, dış dünyadan iç dünyaya doğru yaptığı yolculuktur. Buna seyr ü sülûk denir. Seyr, yürümek; sülûk ise yol tutmak anlamına gelir. Ancak burada yürünən yol kilometrelerle ölçülen bir yol değildir. Bu yolculukta insan şehirler değil, benlik katmanları aşar. Dağlar değil, nefs engelleri geçer. Yol uzadıkça dış dünya küçülür, iç dünya derinleşir.
Tasavvuf ehline göre insanın önündeki en büyük perde cehalet değil, benliktir. Çünkü insanın hakikati görmesini engelleyen şey bilgisizlikten çok, kendisine dair kurduğu yanılsamadır. Kendisini yalnızca bedenden, unvandan, başarıdan, ilişkilerden ve geçmiş hikâyelerinden ibaret sanır. Oysa bütün bunlar geçicidir. Hakikat ise geçici olanın altında saklıdır.
Bu nedenle tasavvufta sıkça söylenen bir söz vardır: "Kendini bilen Rabbini bilir."
Bu söz, insanın ilahî hakikate ulaşmasının yolunun önce kendi iç dünyasını tanımasından geçtiğini anlatır. İnsan kendi korkularını, arzularını, hırslarını ve bağımlılıklarını fark etmeden hakikate yaklaşamaz. Çünkü insanın içinde konuşan her ses hakikatin sesi değildir. Nefsin de sesi vardır. Egonun da sesi vardır. Korkuların da sesi vardır. Hakikatin sesi ise çoğu zaman sessizlik içinde duyulur.
Belki de bu yüzden aşk, aramaktan vazgeçildiğinde kapıyı çalar.
Çünkü arayan nefstir. Bulan ise ruhtur.
Nefis sürekli ister. Daha fazla sevilmek ister. Daha fazla değer görmek ister. Daha fazla sahip olmak ister. Sürekli eksiklik hisseder ve bu eksikliği dış dünyadaki nesnelerle tamamlamaya çalışır. Fakat tasavvufa göre nefsin arzuları doyuruldukça azalmaz, büyür. Tuzlu su içen insanın susuzluğunun artması gibi, nefs de elde ettikçe daha fazlasını talep eder.
İşte tam bu noktada tasavvuf, insanı arayışın niteliğini sorgulamaya davet eder. İnsan gerçekten aşkı mı aramaktadır, yoksa kendi boşluğunu dolduracak bir nesneyi mi?
Çünkü gerçek aşk ile ihtiyaç birbirine benzese de aynı şey değildir.
Tasavvufta aşk, sahip olmak değildir. Aşk, yok olmaktır.
Bu düşünce ilk bakışta paradoks gibi görünür. Ancak tasavvufun büyük isimleri aşkı hep bir erime ve çözülme hâli olarak anlatmışlardır. Aşık, sevdiğine sahip olmaya çalışmaz. Aksine kendi benliğinden vazgeçmeye başlar. Çünkü aşkın nihai hedefi iki varlığın birbirine yaklaşması değil, ikiliğin ortadan kalkmasıdır.
Bu yüzden Mevlânâ, aşkı bir birleşme değil, bir yanış olarak anlatır. İnsan aşkın içinde kendisini kaybeder. Fakat kaybettiği şey hakikatte özü değildir; yalnızca sahte benliğidir.
Tasavvufta buna fenâ denir.
Fenâ, insanın kendi benlik iddiasından vazgeçmesidir. "Ben" dediği yapının geçici olduğunu fark etmesidir. İnsan ne kadar "ben" diyorsa, hakikatten o kadar uzaktadır. Çünkü hakikate giden yol, benliğin merkezden çekilmesiyle açılır.
İşte Elian ismini bu noktada yeniden düşünmek gerekir.
Eğer Elian "Tanrım cevap verdi" anlamına geliyorsa, belki de cevap bir cümle değildir. Belki cevap bir olay değildir. Belki cevap bir insan da değildir.
Belki cevap, insanın kendisinden kurtulmasıdır.
Çünkü tasavvufun en derin paradokslarından biri şudur: İnsan hakikati bulduğunda yeni bir şey öğrenmez; unuttuğu şeyi hatırlar.
Bu yüzden sufiler öğrenmekten çok hatırlamaktan söz ederler. Ruhun aslında hakikati bildiğine, fakat dünya hayatının gürültüsü içinde bunu unuttuğuna inanırlar. Arayış da bu unutulmuş hakikati yeniden hatırlama çabasıdır.
Ancak hatırlama zorla gerçekleşmez.
Su bulanıkken dibini görmek mümkün değildir. İnsan da zihni arzular, korkular ve beklentilerle doluyken hakikati göremez. Bu nedenle tasavvuf yolunda sessizlik, tefekkür ve teslimiyet büyük önem taşır. İnsan sustuğunda ilk kez duymaya başlar. Durduğunda ilk kez görmeye başlar.
Bu noktada Elian'ın sembolik anlamı daha da belirginleşir.
Elian, hakikatin cevabı olabilir; fakat bu cevap, arayan zihne değil, teslim olan kalbe gelir.
Çünkü tasavvufta kalp yalnızca duyguların merkezi değildir. Kalp, ilahî tecellinin aynasıdır. Nefsin tozu silindikçe kalp berraklaşır. Kalp berraklaştıkça insan hakikati daha açık görmeye başlar.
İnsan o zaman fark eder ki aradığı aşk bir insanla başlamamaktadır. Çünkü bütün sevgiler, bütün özlemler ve bütün arayışlar aslında daha büyük bir özlemin gölgeleridir. Tasavvuf buna "asla duyulan hasret" der. İnsan her sevgide mutlak sevgiyi, her güzellikte mutlak güzeli, her aşkta ilahî aşkı arar.
Belki de bu yüzden hiçbir dünyevî aşk insanı bütünüyle doyuramaz.
Çünkü insan sonlu olanla değil, sonsuz olanla tamamlanmak ister.
İşte Elian'ın sırrı burada gizlidir.
İnsan aramayı bıraktığında vazgeçmiş olmaz. Tam tersine, aradığı şeyi yanlış yerde aramayı bırakır. Dışarıya yönelen bakış içeriye döner. Gürültü sessizliğe dönüşür. Talep teslimiyete dönüşür.
Ve tam o anda, cevap belirir.
Sufilerin dediği gibi, hakikat hiçbir zaman uzak değildir. Uzak olan yalnızca insanın kendisidir.
Elian belki de bu dönüşün adıdır.
İnsanın kendisine, özüne, kalbine ve nihayet Rabbine dönüşünün...



Yorumlar
Yorum Gönder