الحيرة
*** RENK İLE IŞIK ARASINDAKİ YOLCULUK
Tasavvuf düşüncesi insanı yalnızca ahlâkî veya psikolojik bir varlık olarak değil, ilahî hakikatin tecellilerine mazhar olan bir sır olarak ele alır. Bu nedenle insanın yaşadığı içsel değişimler de sıradan ruh hâlleri olarak değerlendirilmez; bunlar, hakikatin kalpteki yansımaları olarak görülür. Tasavvufun derin kavramlarından olan telvin ve temkîn, işte bu içsel yolculuğun iki temel durağını ifade eder.
Telvin, Arapça "renk" anlamına gelen "levn" kökünden türemiştir. Kelimenin sözlük anlamı renkten renge geçmek, çeşitlenmek ve farklılaşmaktır. Tasavvuf dilinde ise kulun ilahî tecelliler karşısında sürekli değişen hâller yaşamasını ifade eder. Kalp bazen muhabbetle dolar, bazen heybetle ürperir; bazen yakınlık hisseder, bazen ayrılık acısıyla yanar. Bu değişkenlik, hakikatten uzaklaşmanın değil, hakikate yaklaşmanın belirtilerinden biridir. Çünkü kalp henüz yol üzerindedir ve her yeni tecelli ona yeni bir renk kazandırmaktadır.
Temkîn ise Arapça "mekâne" kökünden gelir ve yerleşmek, sağlamlaşmak, kök salmak anlamlarını taşır. Tasavvufta temkîn, kulun değişen hâller karşısında manevi bir istikrara ulaşmasıdır. Artık gelen hâller onu yükseltmez, giden hâller onu yıkmaz. Kalp, değişimlerin ortasında değişmeyeni fark etmeye başlamıştır.
Klasik sûfîler telvin ve temkîni çoğu zaman birbirini tamamlayan iki makam olarak görmüşlerdir. Kuşeyrî'ye göre telvin, ilahî tecellilerin çeşitliliği içinde dolaşan kalbin durumudur; temkîn ise bu çeşitlilik içinde bir merkeze ulaşmasıdır. Bu bakımdan telvin yolculuk, temkîn ise menzildir. Ancak bu menzil durağanlık değildir. Bilakis hareketin içinde keşfedilen bir sükûnettir.
Mevlânâ'nın eserlerinde telvin ve temkîn arasındaki ilişkiyi derinden hissetmek mümkündür. Onun şiirleri bir bakıma telvinin şiirleridir. Kimi zaman ayrılıktan söz eder, kimi zaman vuslattan; kimi zaman ateşten, kimi zaman sudan. Fakat bütün bu farklı ifadelerin altında değişmeyen bir merkez vardır: aşk. Mevlânâ için değişen duygular değil, değişmeyen aşk hakikattir. Bu yüzden onun şiirlerinde telvin ile temkîn birbirine zıt değil, birbirini besleyen iki hakikat olarak görünür.
Muhyiddin İbn Arabî ise meseleye daha metafizik bir açıdan yaklaşır. Ona göre Allah her an yeni bir tecellidedir. Varlık âlemi her nefeste yeniden yaratılmaktadır. Eğer yaratılış sürekli yenileniyorsa, kulun yaşadığı hâllerin de değişmesi kaçınılmazdır. Bu nedenle telvin, eksiklik değil, varlığın tabiatına uygun bir durumdur. Ancak arif kişi zamanla tecellilerin çokluğu içinde tecelli edenin birliğini görmeye başlar. İşte bu idrak temkîndir.
İbn Arabî'nin düşüncesinde telvin, isimlerin dünyasıdır; temkîn ise Zât'a yöneliştir. Kul önce Rahmân, Kahhâr, Latîf, Cebbâr gibi farklı isimlerin tecellileriyle karşılaşır. Her isim kalpte ayrı bir renk meydana getirir. Fakat marifet derinleştikçe kişi isimlerin ardındaki tek hakikati görmeye başlar. Böylece renklerin çokluğu onu meşgul etmez olur. Çünkü artık dikkatini renklere değil, ışığın kendisine vermektedir.
Bu noktada telvin ve temkîn arasındaki ilişkiyi bir prizma benzetmesiyle açıklamak mümkündür. Beyaz ışık bir prizmadan geçtiğinde sayısız renge ayrılır. Telvin, ışığın renklere ayrıldığı bu aşamadır. İnsan her rengi ayrı bir hakikat gibi algılar. Temkîn ise renklerin tekrar ışıkta birleştiğinin idrak edilmesidir. Renkler kaybolmaz; fakat onların kaynağı görülmeye başlanır.
Tasavvufun olgunluk anlayışında amaç telvini ortadan kaldırmak değildir. Çünkü insan yaşadığı sürece değişim devam edecektir. Amaç, değişimlerin içinde kaybolmamak ve her değişimin ardındaki ilahî hikmeti görebilmektir. Temkîn sahibi insan da sevinir, üzülür, özler, kavuşur ve ayrılır. Ancak bütün bunların gelip geçici olduğunu bilir. O, hâllerin misafiri değil, hakikatin sakini olmuştur.
Sonuç olarak telvin ve temkîn, tasavvuf yolunun iki ayrı durağı değil, aynı hakikatin iki farklı görünümüdür. Telvin, hakikatin kalpteki renkleridir; temkîn ise o renkleri var eden ışığın fark edilmesidir. Salik önce renklerin büyüsüne kapılır, sonra renklerin kaynağını arar ve nihayet ışığın huzuruna ulaşır. İşte tasavvufun diliyle kemal, renklerden kaçmak değil, renklerin ötesindeki nuru görebilmektir.
.jpeg)


Yorumlar
Yorum Gönder