hâyyret
"Bilen konuşur, arif susar; hayret ise suskunluğun dilidir."
İnsan dünyaya gözlerini açtığı andan itibaren anlamaya çalışır. Eşyayı tanımlamak, olayları açıklamak ve varlığın sırlarını çözmek ister. Akıl, bilinmeyeni bilinene dönüştürmeye çalışan büyük bir çabadır. Ancak tasavvuf geleneği, hakikatin en derin noktasında insanı bekleyen şeyin kesin bilgi değil, hayret olduğunu söyler. Çünkü sonsuz olanın karşısında sınırlı olanın ulaşabileceği son durak, hayret makamıdır.
Hayret kelimesi Arapçada "الحيرة" olarak ifade edilir. Kök anlamı şaşırmak, yönünü kaybetmek, bir şeyin büyüklüğü karşısında durakalamak demektir. Günlük dilde hayret çoğu zaman bilgisizliğin sonucu olarak görülür. Oysa tasavvufta hayret, bilginin eksikliğinden değil, bilginin derinliğinden doğar. İnsan hakikati tanıdıkça onun sonsuzluğunu fark eder ve bu sonsuzluk karşısında hayrete düşer.
Sûfîlere göre yolun başındaki insan bilmediği için şaşkındır; yolun sonundaki arif ise bildiği için hayrettedir. Bu iki durum dışarıdan benzer görünse de özleri tamamen farklıdır. Birincisi karanlıktan kaynaklanır, ikincisi ise aşırı parlaklıktan. Bir insan gece karanlığında önünü göremediği için şaşırabilir; fakat güneşe doğrudan baktığında da gözleri kamaşır. Tasavvufun hayreti, işte bu ikinci türdendir.
Muhyiddin İbn Arabî'nin düşüncesinde hayret, marifetin en yüksek meyvesidir. Ona göre Allah hakkında elde edilen her bilgi, aynı zamanda yeni bir bilinmezlik kapısı açar. Çünkü ilahî hakikat sonsuzdur. İnsan bir tecelliyi idrak ettiğini düşündüğünde başka bir tecelliyle karşılaşır. Her keşif yeni bir sırra açılır. Bu nedenle hakikati gerçekten tanıyan kişi, kesin hükümler vermekten çok hayret etmeyi öğrenir.
İbn Arabî'nin meşhur ifadelerinden biri şudur: "Hayretim arttıkça bilgim arttı." Bu söz ilk bakışta paradoks gibi görünür. Oysa burada anlatılan şey, hakikatin büyüklüğünü kavrama sürecidir. İnsan bir denizi uzaktan gördüğünde onu basitçe tarif edebilir. Fakat içine girdikçe derinliğini, akıntılarını ve sonsuz ufkunu fark eder. O zaman deniz hakkındaki bilgisi artarken aynı zamanda hayreti de büyür.
Hayret makamı, telvin ve temkînin ardından gelen daha derin bir idrak hâlidir. Telvinde insan değişen hâlleri yaşar. Temkînde bu değişimlerin ardındaki sabit merkezi bulur. Hayrette ise merkezin de sonsuz bir ufka açıldığını fark eder. Artık mesele değişim veya istikrar değildir; mesele, her iki kavramın da ötesindeki ilahî sonsuzluktur.
Mevlânâ'nın eserlerinde hayret sık sık aşk ile birlikte anılır. Çünkü aşk, aklın sınırlarına ulaştığı yerde başlar. Seven kişi sevdiğini tanıdıkça onu daha çok merak eder. Yaklaştıkça uzak ufuklar görür. Vuslatın içinde bile özlem hisseder. Bu nedenle tasavvufî aşk, sürekli büyüyen bir hayret hâlidir. Mevlânâ'nın şiirlerinde sıkça rastlanan sessizlik vurgusu da buradan doğar. Bazı hakikatler anlatılamaz; yalnızca hayretle seyredilebilir.
Hayret makamında insanın dili değişir. Önceden tanımlayan, sınıflandıran ve hüküm veren akıl; yerini seyreden, dinleyen ve teslim olan bir idrake bırakır. Bu teslimiyet düşüncenin sona ermesi değildir. Bilakis düşüncenin kendi sınırlarını fark etmesidir. Akıl değerini kaybetmez; ancak kendi ufkunun ötesinde bir hakikat bulunduğunu kabul eder.
Tasavvuf tarihinde bazı sûfîler cenneti bile hayret diliyle anlatmışlardır. Çünkü onlar için hakikatin en büyük nimeti, bitmeyen keşiftir. Eğer Allah sonsuz ise, O'nun tecellileri de sonsuzdur. Bu nedenle arif için varlık, tükenen bir bilgi alanı değil, sonsuz bir hayret ufkudur.
Hayret makamı aynı zamanda tevazunun da kaynağıdır. İnsan bildiklerinin çokluğuyla değil, bilmediklerinin büyüklüğüyle yüzleşir. Kendisini merkeze koymayı bırakır. Varlığın sırları karşısında küçülmez; aksine gerçek yerini bulur. Çünkü hakikatin önünde eğilebilen bir kalp, kibirden kurtulmuş bir kalptir.
Sonuç olarak hayret, tasavvufun gözünde bir eksiklik değil, kemalin işaretidir. Bilginin sona erdiği değil, derinleştiği noktadır. Telvinin renklerinden geçen, temkînin sükûnetine ulaşan salik, sonunda bütün renklerin ve bütün ışıkların ötesinde uzanan sonsuzluğu sezmeye başlar. İşte o anda dil susar, kavramlar yetersiz kalır ve kalpte yalnızca hayret kalır. Çünkü bazı hakikatler öğrenilmez; yalnızca hayranlıkla seyredilir.


Yorumlar
Yorum Gönder